Cumhuriyetin başlangıç yıllarında temel üretim aracı olan toprakta üretim ilişkilerinin özünü büyük ölçüde Osmanlı‘dan devralınan miras belirliyordu. Anadolu‘da tarıma temel olarak aile emeği ile üretim yapılan geçimlik düzeydeki küçük köylü işletmeleri egemendi. Bu işletmeler sanayi bitkilerine değil, daha çok yerinde kullanılacak tahıl üzerine kurulu, son derece geri teknoloji kullanan ilkel bir yapıya sahiptiler. Ege, Çukurova ve Doğu Karadeniz tarımın en fazla ticarileştiği, kapitalist üretim ilişkilerinin en çok yayıldığı yöreler iken, Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde ise yarı- feodal üretim ilişkileri ağırlık kazanmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında nüfusun yaklaşık %84‘ü köylerde oturuyordu ve üretim esas olarak tarıma dayalıydı. 1923‘te GSMH içinde tarımın payı %43,1, sanayiin payı %10,6, hizmetler kesiminin payı %46,3 idi. Toplam istihdam içinde tarım kesiminin payı %80‘in üstündeydi. İhracat gelirlerinin %85‘i tarımsal ürünlerden sağlanıyordu. Tarımsal yapıyı belirlemek amacıyla 1927‘de yapılan tarım sayımına göre, işlenen topraklar 6,6 milyon hektar dolayında olup, bu da tüm toprakların ancak %5-6,5 kadarını oluşturmaktaydı. Ekilen alanların %89,5‘i hububat, %3,9‘u baklagiller ve %6,6‘sı sınaî bitkiler üretimine ayrılmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarında tarım, Batı dünyasına göre çok gerilerdeydi. Tarımda modern girdi, araç-gereç yerine pulluk, karasaban kullanılıyor, tarım ilacı ve kimyasal gübre bilinmiyor, modern sulama olanağı kullanılamıyordu. 1927‘de mevcut 16 tarım makinesinden ancak 2 bin kadarı traktördü. İlaçlı mücadele kısmen pamukta yapılıyor, kimyasal gübre ise -yine bir ölçüde- üzüm, tütün, şekerpancarı gibi ticari ürünlerde kullanılıyordu. 1930‘ların başlarında sulu tarım yapılan alan 5 bin hektar dolayındaydı. Öte yandan, o yıllarda düzenli kredi olanakları çok kısıtlıydı. Örneğin 1923 yılında Ziraat Bankası kredileri 8 milyon liraydı. Tarımsal üretim teknolojisinin ilkel ve çağdaş girdilerin kısıtlı oluşuna koşut olarak tarımda üretim ve verimlilik çok düşüktü. 1925‘ler Türkiye‘sinde buğday üretimi 1,1 milyon ton, arpa üretimi 1,3 milyon ton, mısır üretimi 523 bin ton, kuru fasulye üretimi 24 bin ton, pamuk üretimi 76 bin ton, şekerpancarı üretimi 6 bin ton, tütün üretimi 56 bin tondu. Hektar başına verim buğdayda 350 kg, arpada 1.450 kg, mısırda 1.100 kg, kuru fasulyede 370 kg, pamukta 435 kg, şekerpancarında 1.750 kg, tütünde 840 kg idi. Ancak, ülkede 46,3 milyon hektar gibi önemli bir çayır-mera varlığı bulunmaktaydı. 13,6 milyon nüfuslu Türkiye‘de 4,3 milyon sığır, 10,2 milyon koyun ve 2,6 milyon tiftik keçisi vardı. Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana 80 yılı aşkın bir süre geçti. Artık nüfusun %65‘i kentlerde yaşıyor. GSMH içinde tarımın payı %11‘lere gerilemiş durumda. Buna karşın toplam istihdam içinde tarım kesiminin payı hala %25‘ler düzeyinde. Ancak ihracat gelirlerinin yalnızca %5‘i tarım ürünlerinden sağlanıyor. 80 yılda işlenen alanlar 6,6 milyon hektardan 27,5 milyon hektara yükseldi, yani 4 kat arttı. Buna karşılık mera alanları ise 20 milyon hektarın altına düştü, yani 80 yılda 2,3 kat azaldı. Ekilen alanların %60‘ı tahıl, %6,7‘si baklagiller, %12‘si de sınaî bitkiler ve yağlı tohumlara ayrılmış durumda. 1948‘de Marshall Planının uygulamaya konmasıyla tarımda son derece hızlı bir makineleşme sürecine girildi. Günümüzde, traktör parkı 1 milyonu, gübre kullanımı 5 milyon tonu, tarımsal ilaç kullanımı ise 30 bin tonu aştı. Artık ekonomik olarak sulanabilir durumda olan 8,5 milyon hektar alanın 4,9 milyon hektarı (%58‘i) sulanabiliyor. Tarım kesimine yönelen kredilerin toplamı 4 katrilyon liraya ulaşmış durumda. Tarım kesiminde mekanizasyon, gübreleme, sulama kapsamında yapılan çalışmalar hem üretimin, hem de verimliliğin artmasında büyük rol oynadı. Örneğin buğday üretimindeki artış 20 kat, pamukta 12 kat, şekerpancarında ise 2 bin kat oldu. 1925 yılında hektar başına 350 kg olan buğday verimi 2 tonu aşarken, arpada verim 1,6 kat, mısırda 4,5 kat, pamukta 3,3 kat artmış; şekerpancarında ise bu artış 20 katın üzerinde gerçekleşmiştir. Ancak hayvancılıkta aynı gelişmeden söz etmek çok zor. 73 milyon nüfuslu günümüz Türkiye‘sinde 10 milyon baş sığır, 25 milyon baş koyun ve 250 bin baş tiftik keçisi bulunuyor. Böylelikle Cumhuriyet döneminde tarım kesiminde yaratılan hasıla (cari fiyatlarla) 439 milyon dolardan 30 milyar dolara ulaştı, yani 60 kat arttı. Tümüyle resmi kaynaklardan derlenen bu veriler özellikle Cumhuriyetin 80. yılı dolayısıyla da egemen sınıflarca bol bol kullanıldı. İktisat bilimini halkın yararına kullanmayı amaçlayan birkaç yurtsever kişi ve kuruluş dışında, varılan -ve övünülen- bu noktanın nelerin yitirilmesi pahasına sağlandığına ve yaratılan bu değerlerden en çok hangi sınıf ve tabakaların yararlandığına ise kimse değinmedi. Egemen sınıfların hiç değinmedikleri ya da göz ardı etmek istedikleri arasında, Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana tarımda "en az değişenler" de bulunmaktadır. Bunlar kısaca tarım topraklarının işletmelere ve mülkiyete göre dağılımında süregelen büyük eşitsizlik, makineleşme, kredi ve destekleme politikalarının egemen sınıfların yararına göre biçimlenmesiyle 80 yıllık süreçte 3,5 kat artan topraksızlık ve toprakların belli ellerde toplanma olgusuna koşut olarak kırsal kesimde ivme kazanan işsizlik ve göç olarak sayılabilir. Bu dönemin "en çok değişeni" ise emperyalizme bağımlı kapitalist üretim ilişkilerinin yukarıdan aşağıya inşası sürecinde emek-rant sömürüsünün yerini büyük ölçüde emek-ücret sömürüsünün alışı, yani geleneksel sömürü mekanizmalarının yerinin başka sömürü mekanizmaları ile dolduruluşu oldu. Bilindiği gibi, uluslararası mali sermayenin resmi örgütlenmeleri olan IMF ve Dünya Bankası, 1980‘lere dek köylülüğü (küçük üreticiliği) destekleme yönünde ekonomi-politikalar oluştururken, amacı kırsal alanlarda egemen sınıfların denetimini artırmak ve böylelikle ortaya çıkabilecek bir toplumsal muhalefetin devrimci hareketle bütünleşmesini engellemek ya da düzenin sınırları içerisindeki kanallara yönlendirmek olmuştur. Emperyalizm "küçük üreticiliği destekleme" politikasıyla köylülüğün gelir düzeyini belirli bir düzeyde tutmayı esas almıştır. Tarım sübvansiyonlarıyla yürütülen bu politika, feodal ilişkilerin devrimci bir tarzda tasfiye edilemediği -Türkiye gibi- ülkelerde, aynı zamanda feodal sınıflarla sürdürülen bir işbirliğini ifade etmektedir. 1980 sonrasında dünya çapında ortaya çıkan ekonomik gelişmeler ve sosyalist sistemin dağıtılmışlığı koşullarında, kendisi için uygun bir ortam oluştuğunu düşünen emperyalizm, küçük üreticiliği destekleme politikasını terk ederek, köylülüğün mülksüzleştirilmesine ve bu yolla kırsal nüfusun azaltılmasına yönelik politikalara dönmüştür. Türkiye gibi emperyalizmin boyunduruğu altındaki yeni-sömürge ülkelerde hiçbir ekonomik ve siyasi politika emperyalist-kapitalist sistemden bağımsız değildir. Dolayısıyla 24 Ocak Kararlarının Türkiye tarımına yönelik temel politikası, tarımda üretimden pazarlamaya değin tüm sürecin emperyalizm tarafından denetimini sağlamak olmuştur. Bu denetimin gerçekleştirilebilmesi için 1980 sonrası uygulanan politikalara bakıldığında, tüm uygulamaların küçük üreticiliğin ve küçük ölçekli tarımsal üretimin tasfiye edilmesine yönelik olduğu görülecektir. Öte yandan 1970‘li yıllara dek tarım ürünleri ithalatçısı konumunda olan emperyalist merkezler, geliştirip uyguladıkları yeni teknolojilere ek olarak her türlü destekleme aracını sonuna dek kullanarak, gereksinimlerinin çok üstünde bir tarımsal üretim kapasitesine ulaştılar. Ancak üretim fazlası için pazar gerekiyordu. Bu noktada IMF ve Dünya Bankası gibi örgütlerini devreye soktular ve azgelişmiş ülkelerin tarımlarını çökerterek bu ülkelerin pazarlarını ele geçirmek için bir saldırı programı başlattılar. 1980‘li yılların başında borç krizine giren ülkelerde "yapısal uyum programları" şeklinde dayatılan bu saldırı sonucu, Afrika, Latin Amerika ve Asya‘da birçok azgelişmiş ülke, iç piyasalarını gıda malları ithalatına ve tarım alanlarını çokuluslu tarım-gıda tekellerine açtılar. Bu ülkelerde temel gıda üreticiliğine dayalı üretim deseni terk edilerek, tekellerin gereksinimlerine göre ve onların belirlediği koşullarda ihraç malları üretimine geçildi. IMF ve Dünya Bankası reçetelerinin uygulandığı azgelişmiş ülkeler, sonuçta, kendi kendilerini besleyemeyen bir konuma gelerek, net gıda maddeleri ithalatçısı oldular. Buna karşılık, dünyada gıda üretimi ve dağıtımını bir avuç şirket kontrol etmeye başladı. GATT Uruguay Görüşmeleri de tarım-gıda tekellerinin gücüne güç kattı. "Yeni Dünya Düzeni" ve "Küreselleşme" (Dünya ekonomisinin ABD hegemonyası altında neo-liberal bir düzenleme sistemiyle, gelişmiş kapitalist ülkelerin kullanımına sunulması süreci) koşullarında, tüm siyasi ve ekonomik politikalarda olduğu gibi tarımsal politikalarda da artık içsel dinamikler değil dış dinamiklerin belirleme gücü baskındır. Bu sürecin tarım için yıkım, üretici için ise yoksullaşma ve tasfiye eğilimlerini içinde barındırdığı da bir gerçektir. Uluslararası mali sermayenin denetimindeki IMF ve Dünya Bankası, bağımlı kıldığı diğer azgelişmiş ülkelerde olduğu gibi, Türkiye tarımında da aynı reçeteyi uygulamak istiyor. Dünya Bankası‘nca hazırlanan Tarım Reformu Uygulama Projesi (ARIP) adı altında dayatılan bu program tarımda fiyat, kredi ve girdi desteklerinin ortadan kaldırılarak -dünyanın hiçbir ülkesinde tek başına uygulanmayan- doğrudan gelir desteği sistemine geçilmesini, tarım birliklerinin işlevsiz hale getirilmesini, bazı ürünlerde kota uygulamasına geçilmesini, kimilerinde ise üretim alanlarının daraltılmasını, tarımdaki tüm dağıtım, pazarlama ve AR-GE etkinliklerinin yerli ve yabancı tekellere devredilmesini içeriyor. IMF ve Dünya Bankası‘nın dayatmaları ve hükümetin uygulamaları, Türkiye tarımını -özellikle de küçük ölçekli tarımı- dünyanın acımasız piyasa ekonomisi karşısında korumasız bırakarak birkaç temel ürün dışında tasfiye etmeyi amaçlıyor. Böylelikle Türkiye tarımı üretimden pazarlamaya değin uluslararası tarım-gıda tekellerinin denetimi altına girecek ve emperyalist merkezlerin açık pazarı haline gelecek. Yerli üreticiler ise ya "sözleşmeli çiftçi" adı altında bu şirketlerin "taşeronu" haline gelerek birey olarak sömürgeleşecekler ya da göç etmek zorunda kalacaklar. Tüm bunlara karşın kır emekçileri çıkarlarının korunmasını hala kendilerinin oluşturacakları öz örgütlerinden değil, tekelci sermayenin yönlendirici güç olduğu egemen ittifaktan beklemeyi sürdürüyorlar. Bu çalışma, emperyalizmin ve onlarla işbirliği içindeki yerli egemen sınıfların kırsal kesimdeki emekçilerden saklamak istediği doğruları gün ışığına çıkarmayı amaçlıyor. Ayrıca tarımda yaratılan değerlerin hangi mekanizmalarla hangi sınıf ve tabakalara aktarıldığını ve bu yolla küçük bir azınlığın nasıl daha zengin, milyonlarca kır emekçisinin ise nasıl daha yoksul hale getirildiğini irdelemeye çalışıyor. Bu çalışma, Türkiye‘de tarım ve köylülük üzerine kafa yormuş çok sayıda kişi ya da kuruluşun çalışmalarının derlemesinden (ya da sentezinden) oluşuyor. Çalışmayı bilimsel olarak rahatlatmak için dipnotlarda kaynak gösterme yerine, yararlanılan kaynaklar metinde anılıp kaynakçada sıralandı. Özellikle konuyla ilgili 1980 öncesi yapılan -ve artık ulaşılması oldukça zor olan- birçok çalışmadan genç kuşakları haberdar etmek amacıyla kaynakça oldukça geniş tutuldu. Bu çalışmalara emeği geçen Korkut Boratav, Mustafa Sönmez ve Muzaffer Sencer gibi bilim insanları ile Tüm İktisatçılar Birliği (1980 öncesi) ve -üyesi olmakla gurur duyduğum- Ziraat Mühendisleri Odası gibi demokratik kuruluşları burada anmak istiyorum. Onların yurtsever çabaları olmasaydı, bu çalışmayı yapmaya cesaret edemezdim. Çalışmaya 1998 yılında başladım; ancak basımı geciktikçe, ekleme ve güncellemelerin de ardı gelmedi. Bu nedenle burada, çalışmanın kitaba dönüşmesini sağlayarak, beni sonu gelmez gibi görünen güncellemelerden kurtaran -ve yeni çalışmalara başlamamı olanaklı kılan- TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Başkanı Gökhan Günaydın‘a; yazım aşamasında birçok kaynağa ulaşmamı sağlayan Oda II. Başkanı Dr. Turhan Tuncer‘e; desteklerini hiçbir zaman esirgemeyen Bursa Şube Başkanı İlhan Demiröz‘e teşekkürlerimi borç bilirim. |