24 SAAT GAZETESİ: FİNANCİAL TİMES’TAN 2027 İÇİN “ÇİFTE FELAKET” UYARISI: GIDA KRİZİ KAPIDA MI?- 2 KASIM 2026

24 SAAT GAZETESİ: FİNANCİAL TİMES’TAN 2027 İÇİN “ÇİFTE FELAKET” UYARISI: GIDA KRİZİ KAPIDA MI?- 2 KASIM 2026
MERKEZ
02.11.2026

S&P Global Institute’un Financial Times’ta gündeme gelen raporu, İran savaşıyla derinleşen enerji ve gübre tedariki sorunları ile güçlü El Niño ihtimalinin 2027’de küresel gıda üretimini tehdit edebileceği uyarısında bulundu. TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kapıkıran, 2027 için çifte felaket öngören raporun Türkiye açısından ne anlama geldiğini 24 Saat'e değerlendirdi.

 

Küresel gıda üretimini tehdit eden riskler, enerji piyasalarındaki gelişmelerle iklim koşullarının aynı dönemde ağırlaşması ihtimaliyle yeniden gündemde. S&P Global Institute tarafından hazırlanan "Energy disruption and El Niño: Leading to a global food crisis?" başlıklı rapor, İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki geçiş kısıtlamalarının etkisini petrol ve doğal gaz piyasalarıyla birlikte gübre üretiminden tarımsal faaliyetlere, ürün maliyetlerinden tüketicilerin gıdaya erişimine uzanan bir zincirle değerlendiriyor. Financial Times’ın da gündeme taşıdığı raporda, enerji ve gübre maliyetlerindeki yükselişin güçlü bir El Niño olayının yaratabileceği meteorolojik risklerle birleşmesi durumunda 2027’de küresel gıda güvenliğinin daha kırılgan hâle gelebileceği belirtiliyor.

Rapora göre Hürmüz Boğazı, dünya enerji ticaretinin yanı sıra tarımsal üretimde kullanılan gübrelerin ve gübre üretiminde ihtiyaç duyulan girdilerin taşınması açısından da kritik bir geçiş noktası. Savaş öncesinde küresel üre gübresi ticaretinin yaklaşık yüzde 29’u, kükürt ticaretinin ise yaklaşık yüzde 47’si bu güzergâhtan geçiyordu. Doğal gaz, azotlu gübrelerin üretiminde temel girdilerden biri olurken kükürt, fosfatlı gübrelerin üretim sürecinde önemli rol oynuyor. Bu nedenle tedarikte yaşanan aksaklıklar, yalnızca gübre fiyatlarını değil, çiftçilerin ihtiyaç duydukları girdilere zamanında ulaşıp ulaşamayacağını da etkiliyor.

Enerji krizinin tarıma etkisi gübreyle de sınırlı değil. Dizel yakıt; tarım makinelerinin çalıştırılması, sulama, hasat ve ürünlerin taşınması gibi birçok aşamada kullanılıyor. Yakıt fiyatlarının yükselmesi çiftçinin üretim giderlerini artırırken, gübreye erişimin zorlaşması veya maliyetlerin karşılanamaması üreticilerin daha az gübre kullanmasına ya da daha dar alanlarda ekim yapmasına yol açabiliyor. Böylece bugün yaşanan tedarik sorunlarının etkisi, yalnızca mevcut fiyatlara değil, sonraki üretim dönemlerinde elde edilecek ürün miktarına da yansıyabiliyor.

Raporda öne çıkan ikinci risk ise El Niño. Pasifik Okyanusu’ndaki deniz yüzeyi sıcaklıklarının yükselmesiyle bağlantılı bu iklim olayı, dünyanın farklı bölgelerinde yağış ve sıcaklık düzenlerini değiştirebiliyor. Güçlü bir El Niño’nun 2027’de etkili olması durumunda Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki önemli tarım bölgelerinde kuraklık ve aşırı yağış gibi olayların üretimi olumsuz etkilemesi bekleniyor. S&P Global Institute, enerji ve gübre maliyetlerinin yükseldiği, çiftçilerin üretim girdilerini azaltmak zorunda kalabildiği bir dönemde yaşanabilecek hasat kayıplarının küresel gıda piyasalarındaki baskıyı daha da artırabileceğine işaret ediyor.

Raporda küresel bir gıda krizinin kaçınılmaz olduğu söylenmiyor. Ancak enerji ve gübre akışındaki kesintilerin sürmesi, tarımsal üretim maliyetlerinin yüksek kalması ve önemli üretim bölgelerinde hava koşullarının hasadı olumsuz etkilemesi durumunda riskin büyüyebileceği vurgulanıyor. Bu sürecin etkilerinin gecikmeli biçimde ortaya çıkması da ihtimaller arasında: Çiftçiler tohum, gübre ve yakıtı hasattan aylar önce temin ediyor; bugünkü maliyet baskısının gıda arzına etkisi bu nedenle 2027’de daha görünür hâle gelebiliyor.

Raporun Türkiye açısından ne anlama geldiğini 24 Saat’e değerlendiren TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Yönetim Kurulu Başkanı Murat Kapıkıran, enerji ve gübre tedarikindeki aksaklıkların tarımsal üretimden hayvancılık maliyetlerine ve tüketicinin gıdaya erişimine uzanan etkilerine dikkat çekti. Türkiye’nin mısır, soya ve yağlı tohumlardaki dışa bağımlılığının olası arz şokları karşısındaki kırılganlığı artırabileceğini belirten Kapıkıran, üretim planlamasının güçlendirilmesi, stratejik stokların oluşturulması ve tarımda yenilenebilir enerji kullanımının artırılması gerektiğini vurguladı.

“Enerji olmadan tarımda makine çalışamaz”

Enerji tedarikinde yaşanacak aksaklıkların tarımsal üretimi doğrudan etkileyeceğini belirten Kapıkıran, enerjinin yalnızca tarımın değil, ekonominin bütün üretim alanlarının temel girdilerinden biri olduğuna dikkat çekti. Enerji fiyatlarındaki yükselişin üretimin farklı aşamalarına yayıldığını belirten Kapıkıran, tedarik sorununun petrolün diğer kullanım alanlarını da etkileyebileceğini söyledi:
“Enerji, her ülkenin en temel konularından biri. Tarım, sanayi, hizmetler ve turizm açısından da son derece önemli. Enerji olmadan aydınlatma yapılamaz, fabrikalar çalışamaz, tarım makineleri kullanılamaz. Enerji üretiminde doğal gaz, petrol ve kömür gibi fosil yakıtlardan yararlanılıyor. Bu kaynakların tedarik edilememesi ya da çok yüksek maliyetlerle enerji üretilmesi, üretimin bütün alanlarını etkiler. Petrol tedarikindeki aksaklıklar ve fiyat artışları hem enerji üretiminde hem de petrolün diğer kullanım alanlarında ciddi maliyet artışlarına neden olur.”

"Fosil yakıt kullanımını azaltmayı hedefleyen kararlara rağmen tüketim artıyorda uygulamaların sorgulanması gerek"

Kapıkıran, enerji krizinin sonuçlarını yalnızca ortaya çıkan fiyat artışları üzerinden değerlendirmenin yeterli olmadığını, iklim değişikliğini besleyen nedenlerin de ele alınması gerektiğini ifade etti. El Niño’nun yaratabileceği meteorolojik etkiler karşısında önlem almanın önemini kabul etmekle birlikte, bu risklerin büyümesine yol açan fosil yakıt tüketiminin azaltılması gerektiğini vurgulayan Kapkıran şunları kaydetti:

“El Niño ortaya çıktığında ne yapacağımızı konuşmanın yanı sıra, bu olayların yaşanmaması için deniz suyu sıcaklıklarının artmasını nasıl engelleyebileceğimize de bakmamız gerekiyor. Bunun için karbon salımını azaltmalı ve fosil yakıt tüketimini düşürmeliyiz. Uluslararası iklim toplantılarında uzun yıllardır bu konuda kararlar alınıyor. Ancak fosil yakıt kullanımını azaltmayı hedefleyen kararlara rağmen tüketim artmaya devam ediyorsa burada uygulamaların da sorgulanması gerekiyor.”

Gübre tedarikindeki sorun üretimi ve fiyatları etkileyebilir

Enerji ve gübre tedarikinde yaşanabilecek sorunların tarımsal üretim üzerindeki etkisini değerlendiren Kapıkıran, gübre üretiminde kullanılan girdilerin önemine dikkat çekti. Doğal gazın azotlu gübre üretimindeki, kükürdün ise fosfatlı gübrelerin üretim sürecindeki rolüne işaret eden Kapıkıran, bu girdilerin temininde yaşanacak sıkıntıların üretim maliyetlerini artırabileceğini belirtti:

“Hem kükürt hem de azot üretiminde doğal gazdan yararlanılıyor. Fosfor üretiminde de kükürt kullanılıyor. Bu girdilerin temin edilemediği bir durumda gübre üretimi ve gübreye erişim sorunları ortaya çıkabilir. Gübre, tarımsal üretimde verimi artıran önemli girdilerden biri. Bu girdiye erişimin zorlaşması hem üretim maliyetlerini yükseltebilir hem de verimi düşürebilir.”

Gübre maliyetlerindeki artışın çiftçinin üretim kararlarını da etkileyebileceğini söyleyen Kapıkıran, maliyet baskısının ekim alanlarından tüketici fiyatlarına uzanan sonuçlar doğurabileceğini kaydetti:
“Üretim maliyetleri yükseldiğinde çiftçi daha az gübre kullanmak veya bazı alanları ekmemek zorunda kalabilir. Gübre kullanımı azaldığında verim düşebilir; üretim maliyeti yükselirken elde edilen ürün miktarı da azalabilir. Çiftçinin ürününü satabileceği fiyatlar yeterli değilse üretici zarar eder. Bazı alanların üretimde kullanılmaması veya ekilmemesi gibi bir sonuç ortaya çıkabilir. Bu da hem üretici hem tüketici açısından ciddi bir sorun yaratır. Üretim azalır ve maliyetler yükselirse fiyatlar tüketiciye yansır; bunun sonucunda gıdaya erişim zorlaşabilir.”

“Kendi kendine yeterliliği hedeflemek gerekiyor”

Türkiye’nin olası bir arz şokuna karşı yalnızca ithalat ve stoklamaya dayalı bir yaklaşım benimsememesi gerektiğini belirten Kapıkıran, üretim planlaması ile stratejik stok politikasının birlikte yürütülmesini önerdi. Bazı ülkelerin enerji kaynaklarının yanı sıra gıda stokları da oluşturduğunu, ekonomik olanakları güçlü ülkelerin bir ya da iki yıllık tüketimlerini karşılayabilecek miktarda ürün depolayabildiğini ifade eden Kapıkıran, Türkiye’nin kendi üretim kapasitesini güçlendirmesi gerektiğini söyledi:

“Bütün ülkeler enerji kaynaklarında çeşitli kriz dönemleri için stok oluşturmaya çalışıyor. Bunun yanında gıda stokları da yapılıyor. Ekonomik durumu iyi olan ve üretim kapasitesi güçlü ülkeler, kendi halklarının bir ya da iki yıllık tüketimini karşılayabilecek miktarda ürünü stoklayabiliyor. Türkiye’nin de doğru bir üretim planlamasıyla kendi kendine yeterlilik hedefini sürdürmesi gerekiyor. Her yıl yalnızca o yıl ürettiğimiz ürünlerle bir sonraki yılın ihtiyacını karşılamaya çalışmak yerine, hangi üründe ne kadar üretim yapabileceğimizi önceden belirlemeliyiz.”

"Türkiye, bir sonraki yılın üretim planını bugünden doğru biçimde yapmalı"

Kapıkıran, Türkiye’nin kendi üretimiyle ihtiyacını karşılayabileceği ürünlerde yeterlilik oranlarını artırması, üretilemeyen veya yeterli miktarda üretilemeyen ürünlerde ise uluslararası piyasalardan tedarik sağlayarak stok oluşturması gerektiğini vurguladı: “

"Türkiye, bir sonraki yılın üretim planını bugünden doğru biçimde yapmalı. Yeterlilik oranını yüzde 100’ün üzerine çıkarabileceği ürünlerde bunu hedeflemeli; kendi üretimiyle karşılayamayacağı ürünleri uluslararası piyasalardan temin ederek bir sonraki yılın ihtiyacını güvence altına alacak stokları oluşturmalı. Ülkenin olanakları var. Önemli olan, bu olanakları doğru planlama ve destekleme politikalarıyla kullanmak.”

Murat Kapkıran'dan mısır ve soyayı işaret etti: "Dünya piyasalarından ürün alarak kalıcı çözüm mümkün değil"

Türkiye’nin bazı tarımsal ürünlerde dışa bağımlı olduğuna işaret eden Kapıkıran, özellikle hayvan yemi ve protein kaynakları bakımından önem taşıyan soya üretimindeki açığın ele alınması gerektiğini söyledi. Mısırda yeterlilik oranının yüzde 65-70 civarında olduğunu, soyada ise yüzde 4-5 düzeyinde kaldığını belirten Kapıkıran, bu ürünlerde üretim planlamasının önemini “Mısırda yeterlilik oranımız yüzde 65-70 civarında. Hayvan yemi ve protein kaynakları açısından en önemli ürünlerden biri olan soyada ise yeterlilik oranımız yüzde 4-5 düzeyinde. Bu, çok büyük bir açığa işaret ediyor. Bu alanlarda destekleme politikaları geliştirmek, planlı üretim yapmak ve üretimi artırmak gerekiyor. Sadece stok yaparak veya dünya piyasalarından ürün alarak bu sorunu sürekli biçimde çözmek mümkün değil" ifadeleriyle anlattı.

"Buğdayda stok meselesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkabiliyor"

Buğdayda da üretim miktarının tek başına yeterli bir gösterge olmadığını belirten Kapıkıran, hava koşullarının ürün kalitesini ve stok ihtiyacını etkileyebildiğini ifade ederek şöyle devam etti:

“Bu yıl hava koşulları nedeniyle yeterlilik oranlarının üzerinde bir üretim bekleniyordu. Ancak aşırı yağışlar çeşitli hastalıkları beraberinde getirdi ve standart dışı buğday miktarı arttı. Dolayısıyla yalnızca ne kadar üretim yaptığımıza bakmak yeterli değil; ürünün niteliğini ve ihtiyacımızı da değerlendirmemiz gerekiyor. Buğdayda da stok meselesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkabiliyor.”

Yağlı tohumlarda dışa bağımlılık riski: "Yeterlilik oranlarımızı artırmamız gerekiyor"

Mısır, soya ve ayçiçeği gibi ürünlerin yalnızca doğrudan gıda tüketimi açısından değil, hayvancılık ve bitkisel yağ tedariki açısından da önemli olduğunu belirten Kapıkıran, yağlı tohumlarda üretim kapasitesinin artırılması gerektiğini söyledi. Üretimin en verimli bölgelerde planlanması ve desteklemelerin bu doğrultuda şekillendirilmesi gerektiğini ifade eden Kapıkıran, “Yağlı tohumlarda yeterlilik oranlarımızı artırmamız gerekiyor. İyi bir planlama ve doğru desteklemeyle üretimi en verimli bölgelerde yoğunlaştırmalı, ihtiyacımızı mümkün olduğunca kendi üretimimizle karşılamayı hedeflemeliyiz. Özellikle hayvan yeminde kullanılan ürünlerdeki dışa bağımlılık, yalnızca bitkisel üretimi değil, hayvancılığın maliyetlerini de etkiliyor” dedi.

"Yaptığımız ithalatın nasıl bir çerçevede gerçekleştiği konusunda soru işaretleri var"

Soya ithalatı ve GDO konusundaki endişelerini de dile getiren Kapıkıran, dünya üretiminin büyük bölümünün GDO’lu olduğu yönündeki değerlendirmesini aktararak Türkiye’nin ithalat ve üretim politikalarının birlikte ele alınması gerektiğini savundu:

“Latin Amerika ve Güney Amerika’da soya üretimi çok yüksek ve üretimin büyük bölümünün GDO’lu olduğu ifade ediliyor. Türkiye’de GDO’lu ürünlerin kullanımına ilişkin kurallar var. Yeterlilik oranımız bu kadar düşükken, dünya piyasalarından yaptığımız ithalatın nasıl bir çerçevede gerçekleştiği konusunda soru işaretlerim var. Hem sağlıklı ürün temin etmek hem de yağlı tohumlarda kendi kendimize yeterli olmamızı sağlayacak politikalar geliştirmek önemli.”

Ayçiçeği üretiminde planlama ve hangi ürünün hangi amaçla destekleneceğine ilişkin tercihler önemli

Ayçiçeği üretiminde de planlama tercihlerinin dışa bağımlılık üzerinde etkili olduğunu belirten Kapıkıran, Trakya’nın yüksek verim alınabilen önemli bir ayçiçeği üretim bölgesi olduğunu hatırlattı. Kanola üretimine yönelik biyoyakıt desteklerinin ekim tercihlerini etkilediğini ifade eden Kapıkıran, “Trakya, ayçiçeği üretimi için çok elverişli ve yüksek verim alınabilen bir bölge. Ancak biyoyakıt konusunda kanolanın desteklenmesiyle ayçiçeği üreticilerinin önemli bir bölümü kanolaya yöneldi. Bunun sonucunda Türkiye ayçiçeği yağı tedarikinde dışa bağımlı hâle geldi. İhtiyacımızın bir bölümünü tohum, bir bölümünü de ham yağ ithal ederek karşılıyoruz. Burada üretim planlamasının ve hangi ürünün hangi amaçla destekleneceğine ilişkin tercihlerin ne kadar önemli olduğu görülüyor” diye konuştu.

Kapıkıran, tarım alanlarının gıda üretimi ile biyoyakıt üretimi arasında paylaşılmasının gıda arzını etkileyebileceğini belirterek yenilenebilir enerji kaynaklarına yönelmenin önemini vurguladı:

“Enerji ihtiyacını biyoyakıttan elde etmek yerine güneş ve rüzgâr gibi yenilenebilir kaynaklara yönelirsek gıda üretimine ayrılan ekim alanlarını artırabiliriz. Böylece yağlı tohumların tedarikinde sorun yaşamamak, çiftçinin zarar etmesini önlemek ve gıda fiyatlarının daha ekonomik düzeylerde oluşmasını sağlamak mümkün olabilir. Önemli olan doğru planlama ve doğru tercihtir.”

“Tarımda yenilenebilir enerji kullanımını artırmalıyız”

Enerji ve gübre krizine karşı uzun vadeli politikaların geliştirilmesi gerektiğini belirten Kapıkıran, tarımsal üretimin fosil yakıtlara bağımlılığını azaltacak uygulamaların önemine dikkat çekti. Tarım makinelerinin elektrikli sistemlere dönüştürülmesini ve ihtiyaç duyulan elektriğin yerel yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlanmasını öneren Kapıkıran, bu adımların kısa vadede bütün sorunları çözemeyeceğini ancak gelecekteki riskleri azaltabileceğini söyledi:

“Tarımda yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımını artırmamız gerekiyor. İş makinelerinde yakıt kullanmak yerine elektrikli sistemlere geçmeyi düşünmeliyiz. Bu elektriği de köylerde ve kasabalarda kurulacak güneş panelleri ve güneş enerjisi alanlarıyla üretmeye çalışmalıyız. Böylece hem fosil yakıtlara bağımlılığı azaltabilir hem de tarımsal üretimin enerji ihtiyacını yerel kaynaklarla karşılayabiliriz.”

Kapıkıran, gübre üretiminde kullanılan girdilerin farklı kaynaklardan sağlanmasına yönelik araştırma ve yatırımların da geliştirilmesi gerektiğini ifade etti. Atmosferdeki azotun tarımda kullanılabilir hâle getirilmesi ve hayvancılık atıklarının değerlendirilmesi gibi çalışmaların alternatif kaynaklar açısından incelenebileceğini belirten Kapıkıran, “Azot ve kükürt gibi ihtiyaçları yalnızca fosil yakıtlara bağlı kaynaklardan karşılamak yerine başka kaynaklardan elde etmeye yönelik yatırımlara girmek gerekiyor. Bu konuda farklı ülkelerde çalışmalar var. Ancak bunlar kısa vadede sonuç verecek önlemler değil. Kısa vadede üretimi artırmak, kendi kendine yeterlilik hedefini güçlendirmek ve üretemediğimiz ürünlerde ihtiyacımızı karşılayacak stokları oluşturmak gerekiyor” dedi.

“Hayvancılıkta üretim maliyetinin yüzde 70-75’i yeme bağlı”

Enerji ve tarımsal girdi fiyatlarındaki artışın hayvancılıkta da belirleyici olabileceğini kaydeden Kapıkıran, yem giderlerinin hayvansal üretim maliyetleri içindeki payının yüzde 70-75 düzeyinde olduğunu söyledi. Mera ve otlak alanlarının geniş olduğu ülkelerde hayvanların beslenme maliyetlerinin daha düşük olabildiğini belirten Kapıkıran, Türkiye’de mera varlığındaki azalışın hayvancılığın maliyet yapısını etkilediğine dikkat çekti:

“Hayvancılıkta üretim maliyetlerinin yüzde 70-75’i yeme bağlı. Hayvansal ürünlerin ucuz olduğu ülkelerde hayvanların beslenmesi büyük ölçüde mera, otlak ve yaylaklardan sağlanıyor. Hayvanlar bu alanlarda yayıldığında üreticinin yem maliyeti azalıyor. Bu da hayvansal ürünlerin fiyatlarına yansıyor.”

Türkiye’de mera alanlarının geçmişe kıyasla daraldığını ifade eden Kapıkıran, 2001 sayımında mera varlığının 14 milyon 625 bin hektar olarak kaydedildiğini söyledi. Kapıkıran, “Uzun süredir yapılmayan sayım geçen yıl yeniden başladı ancak yeni rakamlar henüz açıklanmadı. Mera alanlarının azalması, hayvanların beslenmesinde çiftçinin başka kaynaklara yönelmesine neden oluyor” diye konuştu.

"Çiftçi arazisinde yem bitkisi yetiştirmek zorunda kalıyor, bu da yem maliyetlerini yükseltiyor"

Mera alanlarının yetersiz olduğu durumda çiftçinin yem satın almak veya kendi arazisinde yem bitkisi yetiştirmek zorunda kaldığını belirten Kapıkıran, bu durumun üretim maliyetlerini artırdığını söyledi:

“Mera yoksa çiftçi hayvanını beslemek için yemi dışarıdan satın almak ya da kendi arazisinde yem bitkisi yetiştirmek zorunda kalıyor. Bu da yem maliyetlerini yükseltiyor. Gıda ve yem maliyetleri arttığında bu artış hayvansal ürünlerin fiyatlarına da yansıyor. Et, süt ve yumurta fiyatlarını birbirinden bağımsız düşünemeyiz; hepsi üretim maliyetleriyle bağlantılı.”

"Durum tüketiciye çok daha yüksek fiyatlar olarak yansıyabilir"

Kapıkıran, enerji ve petrol tedarikindeki sorunların yem ham maddelerini dışarıdan temin etmek zorunda kalan ülkelerde maliyet baskısını artırabileceğini belirtti. Hayvancılıkta ithalata dayalı yaklaşımın yerli üretim üzerindeki etkilerine dikkat çeken Kapıkıran,

“Yemi veya yem ham maddelerini dışarıdan tedarik etmek zorunda kalan ülkelerde petrol ve enerji krizinin yem fiyatlarına yansıması kaçınılmaz. Yem fiyatları yükseldiğinde hayvansal ürünlerin maliyetleri de artıyor. İthalatla çözüm arayışı sürerken yerli hayvancılık giderek zayıflarsa bu durum tüketiciye çok daha yüksek fiyatlar olarak yansıyabilir.

Gelir düzeyinin ve satın alma gücünün üzerinde fiyatlar oluştuğunda insanlar bu ürünleri satın alamaz hâle geliyor. Bugün bile asgari ücret ve benzeri gelirlerle gıda ihtiyacını karşılamakta zorlanan kesimler var. Beslenme yetersizliğinin çocukların gelişimine etkileri üzerine araştırmalar da okuyoruz. Ancak bu sorunları çözebilmiş değiliz.”

Muhabir: Nur Yıldız

Haber kaynağına ulaşmak için lütfen TIKLAYINIZ. 


Okunma Sayısı: 32
Fotoğraf Galerisi